Ana Sayfa » Kategorilenmemiş, Suare

Tarih Tekkerür Eder Deriz, Fakat Ders Alır Mıyız?

9 Eylül 2009 Erdinc Akbay Hiç yorum yapılmamış

“Memleket fakir, devlet gelirleri azalmıştır. İhtiyaçları karşılamak için hükümetin yapabileceği son şeyler servetlere, miraslara el koymak; devlet hizmetlerini satmak; hibeler koparmak ve paranın ayarı ile oynamaktır. Paranın ayarının bozulması son raddeye gelmiştir. Bu bela burada her memleketten daha ağırdır. Çünkü burada toprağa pek az sermaye yatırılmaktadır. Servet denilen şey çok zaman paradan ibarettir…”

Bu satırlar Alman subaylarından Moltke’nin 7 Nisan 1836′da Beyoğlu’ndan yazdığı ve memleketimizin durumunu üstlerine anlattığı mektubundan alınmıştır. 173 sene önce yazılmış, ancak biraz rötuşlansa 2009′da yazıldığına herkes inanır değil mi?

Aynı yıllar ile ilgili, Cumhuriyet Dönemi yazar ve siyasetçilerinden Falih Rıfkı Atay’ın bir tespiti de bakın, şöyle:

‘…Fakat asıl davanın, devletin teokratik karakterine son vermek, din ve dünya işlerini ayırmak, ticaret ve endüstri yoluna dökülmek olduğu bir türlü anlaşılamamış, kilise ve okul elbirliği ile işleyen ve ilerleyen eski reaya, memleket ekonomisine hakim olmuşlar, Türkler kendi memleketlerinde bu eski reaya ve imtiyazlı yabancıların tepeden baktıkları sömürge yerlileri haline düşmüşlerdir.’

Yine biraz rötuş ve şimdiki gidişat karşınızda… Ama bu gidişat geriye doğru…

Peki neden? Neden zaman zaman Türkiye’de bazı idareler şiddetle muhafazakar eğilimleri desteklemektedirler? Neden yalnızca ülkemizde değil bütün dünyada 21. Yüzyıl’da halen bu tip davranışta yönetimler ortaya çıkmaktadır? Bu yönetimlerin tepe kadroları gerçekten muhafazakar mıdır yoksa gerçek başka mıdır?

Bizim daha çok fırın ekmek yememiz gereken konularda çoktan ununu eleyip eleğini asmış olan ve bir takımı süper güç tabir edilen ülkeler bu sıfat için yüzyılladır süregelen bir satranç turnuvasının baş oyuncularıdır.

İdare stratejilerinde en önemli unsurlardan biri eldeki elemanları yetenek ve yeterliliklerine göre kullanmaktır. Bu satranç oyuncuları da amaçları için kullanmak üzere doğal olarak bazı alt idare ve unsurları kendilerine bağlarlar. Bu noktada bu unsurların hangi strateji kullanılarak kendilerine bağlanacağı konusu önemlidir. Alt birimler ya maddi çıkarlar ya korku ya da manevi bağlılıkla idare komutasına girerler.

Tarih boyunca toplulukları en kısa sürede istenen güdüme almanın yolu daima vicdani unsurlar, dolayısıyla da teokratik girişimler olmuştur. Süper güçler, teokratik stratejilerini uygulamak için yukarıda temel olarak üçe indirdiğimiz faktörlerle kendilerine bağlı yönetimler oluştururlar. Bu yönetimler, günümüzde genel olarak süper güce ilk iki faktör olan maddi çıkar ve vaatler ve korkunun bileşiminden oluşan nedenlerle bağlanırlar.

Manevi bağlılık ise süper güç tarafından yaratılan paravan yönetimin kendi yandaşlarını toplamada genel olarak seçtiği yöntemdir. Strateji teoktratik olduğundan ve bu silsilede alt kademelere inildikçe cehalet düzeyi arttığından süper güce paravan olan yönetimin çalışmalarına genellikle ’davamız’ adı verdiği ve kitleleri kolaylıkla sanal bir vicdani etkinin kumandasına aldığı çokça kereler vakidir.

Buradan çıkan sonuç, tarihi örneklerinde de çokça görüleceği gibi,  süper güç güdümünde teokratik strateji uygulayan paravan yönetimlerin maddi çıkar ve süper güç korkusu nedenleriyle sanal bir muhafazakar kıyafete büründükleridir.

Stratejinin en başarılı yönü, halkın en hassas noktası olan vicdani konulara bir halka takarak, ekonomik ve sosyal konulardaki her türlü eleştiride bu halkanın çekilmesi ve toplumsal dikkatin saptırılmasıdır. 

Bu sayede ülke ekonomisi ve kaynakları istenen yere yönlendirilebilmekte, sosyal sistem de sanal bir muhafazakar koruyuculuk şapkası altında daha teokratik bir yapıya yavaş yavaş kaydırılmaktadır. Zira sistem ne kadar teokratikleşirse halkın yönetimde sözü o kadar azalacak ve kaynak kullanımı tamamen itirazsız bir şekilde paravan yönetimin ve dolayısıyla süper gücün eline geçecektir.

Paravan yönetimin hemen hemen tüm unsurları ile oransız olarak zenginleşmesi, halkın aynı süratle fakirleşmesi, ülke kaynaklarının dışa kanalize edilmesi ve ekonominin dışa bağımlılaşması, halkın bu bağımlılığın faizlerini ödeyerek gitgide boşa çalışır hale gelmesi ve paralel olarak sosyal yapının gerici ve teokratik temellere kayması kaçınılmazdır.

Bütün bunların önüne ise malesef gündelik çabalarla geçilememekte, serumla bu hastalık tedavi edilememektedir. En kararlı ve kalıcı çözüm, yönetiminin bu hale getirilemediği, hatta denenmediği ülkelere bakarak kolayca anlaşılabilir. Sosyo-ekonomik profilinde kendini vicdani unsurlar kıskacına aldırmayan birey, ülkesini bu duruma getirecek yönetimi seçmeyecektir. Bireyin bu farkındalık seviyesine ulaşması ise iki temel unsurun üzerine bina edilebilir: karnı tok öğrencilerin fikri hür ve yine karnı tok öğretmenlerce yetiştirilmesi! 

Toplumun, üzerindeki ölü toprağını atması halinde bu yolda başarılı olmaması için bir neden yoktur, zira örneğin Türk toplumu, bu ve birçok alanlarda çok daha kısıtlı imkan ve kadrolar ile çok daha radikal ve sağlam başarılar elde etmiştir. 

Bilmiyorum bu tablo ve tespitler size günümüzde ve tarih sayfalarında hangi coğrafyaları hatırlatıyor?



Erdinc Akbay tarafından yazılan diğer yazılar

Cevabınızı yazın!

Yorum yazabilmek icin giriş yapmış olmalisiniz.